Adalet, Akıl, İman, Kaza ve Kader 1 PDF Yazdır e-Posta

Bu mektûb, derin ilmi, hâlleri ve sözleri ile her ihtisâs sâhibini hayretde bırakan, kerâmet ve fazîletler hazînesi, Eshâb-ı kirâmın ve islâm âlimlerinin büyüklüğünün vesîkası, seyyid Abdülhakîm efendi “rahmetullahi aleyh” tarafından yazılmışdır:

Efendim,

Yüksek mektûbunuzda yerleşdirmiş olduğunuz bilgi cevherleri, okuyanları çok sevindirdi. Çünki, böyle ince din mes’elelerini çözüp, fikrlerdeki pürüzleri düzeltmek, bu fakîr için, en zevkli bir vazîfe ve rûhumu besliyen bir gıdâdır.

Bu süâllerinizi çözüp, zihnleri aydınlatmak üç dürlü olabilir: İlm ile, zevk ile ve akl yolu ile.

İlm ile cevâb vermek için, i’tikâd bilgilerine dayanılacağından, önce, kelâm ilminde kullanılan kelimelerin, bu ilme mahsûs olan ma’nâlarını bilmek lâzımdır.

[Birçok kelimeler, her ilmde, başka ma’nâya kullanılır. Meselâ, zâlimler kelimesi tefsîr ilminde, kâfirler demekdir. Fıkh ilminde, başkasının hakkına saldıran kimselere denir. Tesavvufda ise, ayrı ma’nâsı vardır. O hâlde, bir ilme âid bir kitâbı okuyup anlıyabilmek için, önce kelimelerin bu ilmdeki husûsî ma’nâlarını bilmek lâzımdır. İşte, birkaç sene Mısrda, Bağdâdda bulunup da argo lisânı arabca öğrenenlerin ve eline bir ceb lügati alıp da, Kur’ân-ı kerîmi ve hadîs-i şerîfleri tercemeye kalkışan yeni din âlimlerinin(!), para kazanmak için yapdıkları terceme ve tefsîrler, bozuk ve zararlı olmakdadır. Bir tesavvuf âliminin huzûrunda, senelerce dirsek çürütüp, emek verip, pişmeden, olgunlaşmadan, (Mesnevî) okutan, tesavvuf kitâbları tercemesine kalkışan tarîkatcıların sözleri ve yazıları da, yanlış ve çok zararlı olur].

Kazâ ve kader. Halâl rızk, harâm rızk. Allahü teâlânın ilminin sonsuz olması ne demekdir? Halâl, harâm, Allahü teâlânın rahmeti nedir? Adâlet ve zulm; Allahü teâlânın adâleti. Akl nedir? Aklın kısmları, akl-ı selîm, akl-ı sakîm, Rab nasıl olur? Rabbin üzerine birşey lâzım mıdır? Rab, mahlûklara fâideli, uygun şeyleri yapmağa mecbûr mudur?

Zevk yolu ile anlıyabilmek, bu bilgileri, uzun uzadıya açıklamakla, geniş anlatmakla ve yazmakla olamaz. Anlayışların yüksek ve aşağı derecelerine göre, müşkillerini çözene hüsn-i zan ederek, güvenerek uzun zemân birlikde bulunmaları ile güzel, feyzli bir sûretde olur. Bu sûretde hiçbir delîle, isbâta, kelimelerin ma’nâlarını bilmeğe hâcet kalmaz. İçinde zarûrî bir bilgi hâsıl olur. Yakîn ile, vicdân ile inanır. Ulûm-i nakliyye ile, ya’nî âyet ile, hadîs ile ve ulûm-i akliyye ile isbâta lüzûm kalmaz. Hattâ, isbât için gösterilen delîlleri, senedleri, maksaddan, gâyeden uzak görür, yabancı bulur. Bu şartlar olmazsa, her delîl, her isbât noksân olur. Zekî olanların zihnlerine gelen şübheler, yanlış düşünceler giderilemez. Hattâ artarak, îmânı da sarsılır. İşte, yarım fen adamları hep böyledir.

İslâm ilmlerinden ikinci kısmı olan akl bilgilerinin, ya’nî tecribî ilmlerin iyi öğrenilmesi, ince ve derin din bilgilerinin kolay ve açık anlaşılmasına yardım eder.

Akl yolu ile anlamağa gelince, bunun için, önce ulûm-i akliyyeyi, ya’nî akla dayanan bilgileri öğrenmek lâzımdır. Bu bilgiler nelerdir, kaça ayrılır? İ’tikâd mes’elelerine bağlılığı olanlar hangileridir. Bağlı olmıyanları, uymıyanları hangileridir? Tecribî fizik, riyâzî fizik, ilâhî fizik ilmleri nelerdir? Riyâzî fizik öğrenmek, din bilgilerini kuvvetlendirir. Din bilgilerini sarsmaz. Astronomi [ilm-i heyet], aritmetik [hesâb] ve geometri [hendese], dîne yardımcı bilgilerdir. Tecribî fizikdeki, (Tecribe ve isbât edilenlere uymıyan) birkaç yanlış teori [nazariyye] ve hipotez [faraziyye]den başka, hepsi dîne uymakda, îmânı kuvvetlendirmekdedir. İlâhî fizik [metafizik] bilgilerinden, çürük, bozuk olanları dîne uymaz. Bu ilmler öğrenilince, din bilgilerinin, aklî ilmlere uyan ve aklî bilgilerle çözülmiyen yerleri ve sebebleri meydâna çıkar ve akla uygun sanılmıyan, aklın erişemediği mes’elelerin inkâr edilemiyeceği anlaşılır.

ADÂLET


Kıymetli mektûbunuzun sonunda, (Adâlete uymuyor gibi görünmüyor mu?) diyorsunuz. Efendim, adâletin ve bunun zıddı olan zulmün, ikişer ta’rîfi vardır:

1 — Adâlet, bir âmirin, bir hâkimin, memleketi idâre için koyduğu kanûn, kâ’ide, çizdiği hudûd içinde hareket etmekdir. Zulm ise, bu kanûnun, bu hudûdun, bu dâirenin dışına çıkmakdır.

Âlemleri yaratan, yokdan var eden, mâlikimiz, sâhibimiz Allahü teâlâ, hâkimlerin hâkimi, herşeyin asl sâhibi ve tek yaratıcısıdır. Üstünde bir âmiri, hâkimi, sâhibi, mâliki yokdur ki, Onu bir hudûd içinde harekete, bir dâire içinde kalmağa mecbûr etsin ve bir kanûn altında bulundursun. Bir vezîri, bir müşâviri, bir yardımcısı yokdur ki, iyiyi fenâdan ayırmak için işâret versin, yol göstersin. Bundan dolayı, Allahü teâlânın, adâletin bu ta’rîfi ile zâten bir ilgisi olmaz. Ona zulm kelimesi yaklaşamıyacağı gibi, bu ta’rîfe uyarak, âdil demek de, yakışmaz. Âdil denilmesi, zulmü hâtırlatabilir. Allahü teâlâ için bu ta’rîfe göre, adâleti hâtırlamak da, zulmü hâtırlamak gibi, câiz olmaz. Allahü teâlânın bir ismi (adl)dir. Âdil olduğu muhakkakdır. Bu ism de, başka ismleri gibi, (te’vîl) olunur. İslâmiyyete uygun bir ma’nâya çevrilir. Ya’nî, adlden murâd, adâletin gâyesidir. Meselâ, Rahmân ve Rahîm de, Allahü teâlânın ismidir. Rahmet ve rahm sâhibi demekdir. Rahm, kalbin bir tarafa eğilmesine denir. Allahü teâlânın kalbi yokdur ki, meyl etsin. O hâlde, rahm demek, rahmın gâyesi demekdir ki, ihsân etmek, iyilik etmekdir. Adl isminin de gâyesi, netîcesi, iyilik edici, nefse uygun gelen, tatlı gelen şeyleri verici demekdir.

Allahü teâlâ, adle, adâlet yapmağa mecbûr değildir. Mecbûr olsaydı, muhtâr olmazdı. Ya’nî, irâdesi, isteği bulunmazdı. İrâdesi olmıyan, mecbûr olur.

Bu ta’rîfe göre, (Filân şey adâlete uymuyor) denilemez. Allahü teâlâya, bu ma’nâda âdil denilemiyeceği gibi, böyle adâlete mecbûr da değildir.

2 — Adâletin yüksek ta’rîfi, (Kendi mülkünde olanı kullanmak) demekdir. Zulm de, başkasının malına, mülküne tecâvüzdür. Adâletin, dînimizdeki ta’rîfi de, işte budur.

Âlemlerin hepsi, ulvî, süflî, cismânî, arazî (sıfatlar), bedenî, rûhî, melekî, insânî, cinnî, hayvânî, nebâtî, cimâdî [cânsız], felekî [gökler], kevâkib [yıldızlar], büyük ve küçük cismler, Arş ve Kürsî, yer ve gökler, elementler ve mineraller, madde ve ma’nâ âlemleri, hepsi ve hepsi, Allahü teâlânın kemîne [âciz, muhtâc] mahlûkları ve mülkü olup, hepsinin tek yaratanı, müstekıl sâhibi, yalnız Odur. O, her hâlde, her bakımdan kemâldedir. Noksânlık yokdur ki, ikmâl etmek, temâmlamak lâzım olsun. Ondan başka herşey, Onun mülkü ve mahlûkudur. Memlûk mâlike, mahlûk hâlıka, mülkde ve yaratmakda şerîk [ortak] olmadığı gibi, birşeye de mâlik değildirler.

Bu her iki ta’rîfe göre, Allahü teâlânın işleri için, (adâlete uymayan) birşey olmaz. Böyle görmek, yaratanı, ba’zı şeylerde, yaratdığı şeylere benzetmek olur. Bu ise, büsbütün haksızlıkdır. Yaratan, hiçbir sûretle yaratdıklarına benzemez.

[Süâl: — İslâm memleketlerinde dünyâya gelen müslimân çocukları, ana, babasından, komşularından, hocalarından görerek, öğrenerek müslimân oluyor. Başka memleketlerdeki kâfir çocukları ise, kâfir olarak yetişdirilip, müslimânlıkdan mahrûm ediliyor. Bunlar da islâm terbiyesi ile yetişdirilseydi, müslimân olur, Cennete giderlerdi. Böyle yetişenlerin Cehenneme gitmesi haksızlık olmaz mı?
Cevâb: — Adâlet ile ihsânı karışdırmamalıdır. Allahü teâlâ, her memleketde yetişen kulları için, adâleti fazlası ile yapmışdır. Ya’nî âkıl ve bâlig olmadan ölen kâfir çocuklarını Cehenneme sokmıyacakdır. Âkıl ve bâlig oldukdan, ya’nî evlenecek çağa geldikden sonra, Muhammed aleyhisselâmın dînini duymadan ölen kâfirlere de azâb yapmıyacakdır. Bunlar, islâm dînini, Cenneti, Cehennemi işitdikden sonra, merak etmez, öğrenmez ise, inâd edip inanmazsa, o zemân azâb göreceklerdir. Âkıl ve bâlig olanlar, ana babanın, muhîtin yapmış oldukları eski te’sîrlerin altında kalmaz. Eğer kalsaydı, elli seneden beri islâm memleketlerinde, islâm terbiyesi altında yetişen yüzbinlerle müslimân evlâdı, islâm düşmanlarının yalanlarına, iftirâlarına aldanmaz, dinsiz, mürted ve hattâ din düşmanı olmazdı. Bunlar, âkıl ve bâlig oldukdan sonra, hattâ kırkından sonra, hattâ, hoca, hâfız oldukdan sonra, dinden çıkmakda, hattâ din düşmanı olmakda, hattâ din düşmanlığında önderlik yapmakdadırlar. Anasına, babasına, komşularına ve akrabâsına, yobaz, gerici, mürteci’, şerî’atcı, ileri sağcı diyerek alay etmekdedirler. Bu pek acı misâller, ana baba terbiyesinin te’sîrinin devâmlı olmadığını açıkca göstermekdedir. Bunun içindir ki, bugün dinden çıkmak, bütün dünyâyı saran bir âfet, fecî’ bir akıntı hâlindedir. Genç, ihtiyâr, bu felâkete kapılmıyan pek az kimse kalmışdır. Diğer tarafdan, birçok kâfirlerin, ilm, fen adamlarının müslimân olduğunu görüyoruz. Pek az olsa da, dînini değişdirmiyenlerin bulunması, ana terbiyesinin te’sîrinin, ba’zan da devâmlı olduğunu gösteriyor denirse, bir çocuğun müslimân evlâdı olması, islâm terbiyesi ile yetişmesi, Allahü teâlânın bir ihsânıdır. Kâfir çocuklarına bu ihsânı yapmıyor. Fekat, kimseye ihsân yapmağa mecbûr değildir. İhsân yapmamak zulm olmaz. Meselâ, bakkaldan bir kilo pirinç alsak, tam bir kilo dartması adâletdir. Noksan dartarsa zulm olur. Biraz fazla verirse ihsân olur. Bu ihsânı istemek, kimsenin hakkı değildir. İşte, Allahü teâlânın islâm terbiyesi ile yetişdirmesi, büyük ihsânıdır. Dilediğine ihsân eder. Kâfir çocuklarına bu ihsânı yapmaması zulm olmaz. İhsân etdiği kimseler kâfir olursa, bunların cezâsı, azâbı da, katkat ziyâde olacakdır. İmâm-ı Rabbânî “rahmetullahi teâlâ aleyh” ikiyüz ellidokuzuncu mektûbunda buyuruyor ki, (Bu fakîre göre, dağda yetişip, hiçbir din duymayıp, puta tapan müşrikler, Cennete ve Cehenneme girmiyecekler, hesâb yapılırken, zulmleri kadar azâb çekeceklerdir. Sonra hayvanlar gibi, yok edileceklerdir. Küçük iken ölen kâfir çocukları ve Peygamberlerden haberi olmıyanlar da böyle olacaklardır.)]